BURSA'DAKİ HAYATI

Zahirî ve bâtınî ilimleri tamamlayıp kutbıyyet makamına yükselen Somuncu Baba, ikâmet mahalli olarak, o zamanlarda Osmanlı devleti'nin makarr-ı saltanatı olan Bursa'yı ihtiyar eylemişdi. Bursa'ya geldiğinde henüz Ulu Cami yeni inşâ edilmeye başlanmıştı1.

Bursa'daki İlk Yıllar Ve Somunculuğu

Somuncu Baba'nın Bursa'daki ilk yılları, onun mürşidi olduğu Halvetiyye Tarikatının âdabına ve sahip bulunduğu melâmet meşrebine münâsib düşmektedir. Zira Bursa'ya geldiğinde eskiden icra ettiği müderrislik mesleğini devam ettirmemiştir. Ancak zahiren de bir iş yapmaktan kaçınmamıştır. Tek çâre olarak ümmî tavrı takınıp etmekçilik yaparak geçinmeyi uygun görmüştür. Bilindiği gibi melâmet, Hakk'a yakınlığını, belli bir hal ve kıyafetle teşhîr etmeyi düşünmeyen, herkesle beraber ve herkes gibi işi gücü peşinde, ubûdiyyet vazifesini sessiz sedasız yerine getirmekle meşgul olan, görünürde halkla ve gönülde ise Hakk ile beraber olan ehlullahın meşrebine denir. Bu meşrebe göre, "Ne ticâret, alış-veriş ve ne de dünyevî her hangi bir iş, kendilerini Allah'ı zikretmekten alıkoyamayan insanlar"2, bu manada ehlullah sayılırlar. Bu bir cihette, sahabe mesleği de sayılır3.

Zamanının manevî mutasarrfı kabul edilen Somuncu Baba, gizlenmek ve görünmemek için, sahibi olduğu bir merkebi ile dağdan odun getirir; geceleri hamur yuğurur; etmek pişirir ve ertesi sabah da kendi fırınında pişirdiği ekmekleri halka satardı. Pişirdiği ekmekleri çarşı pazar gezdirip satarken, "Somunlar, mü'minler!.." diye çağırması da çok dikkat-âver bir meseledir.  Pişirdiği  etmeği  mü'minlere arzetmesinin   sebebi,   bu   çeşit ehlullahın güzel şeylerinin mü'minlere nasip olması sırrıdır. Nitekim hadis-i şerifde de "Ta'âmını sadece müttakîler yesin" buyrulmuştur ki, aynı sırra işaret edilmektedir. Manen ve maddeten lezzetli olan ekmeği, Somuncu Baba'daki melâmet neşvesinin halk arasında ona karşı sıcak bir sevgi ve hürmet hâlesi de meydana getirmesiyle, Bursa halkı ve esnafı tarafından kapışılır olmuştur. Halbuki Somuncu Baba'nın fırıncılıktan maksadı, para kazanmak değil, kendi manevî makamını gizleyerek onlara yaklaşmak ve örnek davranışlarıyla onları manen terbiye eylemekti. Kendisinin kutb-ı zaman olduğunu halk bilmiyordu İşte bu yüzden Şeyh Hâmid, Somuncu Baba, Ekmekçi Koca veya Somuncu Koca gibi adlarla anılır olmuştu1.

Bursa'da Molla Fenari Mahallesindeki fırınları, hâlâ mevcuttur; halkın ziyâretgâhıdır;  yakın  zamanlara  kadar  ekmek  pişirdiği   kürekleri   dahi muhafaza olunmakta olduğunu yetkililer haber vermişlerdir.  Gerçekten Bursa'da Pınarbaşı mezarlığının güneybatı doğrultusunda, dağa doğru çıkılırken İvaz  Paşa Mahallesine gelinir. Bu mahallenin üzerinde Molla Fenari Câmi'inin altında kalan semte Şeyh Hâmid Mahallesi denir. Şeyh Hâmid'in evi,  Molla Fenari Câmi'inden İvaz   Paşa  Mahallesine  doğru inerken, caminin batısında ve  köşebaşındadır.  Evin  içinde çilehânesi, ibâdet ve zikir odaları ile iki küçük fırını mevcuttur. Somuncu Baba'nın ekmek sattığı yer ise, Ulu Caminin karşısında yer alan Sahaflar Çarşısının ortasıdır. Yakın zamanlara kadar, Somuncu Baba'nın ekmek sattığı yer olduğu belirtilen mahalde, çarşı esnafı her hafta cuma günleri bir araya gelirler, dua ederler ve sonra dükkânlarını açarlardı. Somuncu Baba'nın, küçük fırınlarında pişirdiği ekmeklerle, Ulu Cami'nin inşâatında çalışan işçilere ekmek yetiştirdiği de, nakledilen rivayetler arasındadır2.

1

Sarı Abdullah Efendi, Semerât'ül-Fu'âd, 231; Aynî,    Hacı   Bayram-ı  Veli, 65

2

Kur'an, En-Nûr, Âyet, 37

3

lmaz, Somuncu  Baba Sempozyomu, 19-20

4

İsmail Hakkı, Silsile-i Tarîk-i Celvetî, Vrk. 55/b-56/a; Aynî, Hacı Bayram-ı Veli, 65; Konyalı, İbrahim Hakkı, Aksaray Tarihi, c. II, sh. 2411; Lâmi'î Çelebi, Nefehât'ül-Üns Tercümesi, 683; Sarı Abdullah Efendi Semerât'ül-Fu'âd, 231; Âli, Künh'ül-Ahbâr, 112

5

seyin Vassâf, Sefine-i Evliya, II, sh. 255; Baykal, Kâzım, Bursa'da Ulu Cami, sh. 37; Konyalı, Aksaray Tarihi, II, 2409; Bursalı Tâhir Efendi, Osmanlı   Müellifleri, I, sh. 56; Mecdî Efendi, Hadâık, I; 74-75

Emîr Sultân İle Münâsebeti Ve Ulu Cami'nin Açılışında îrâd Ettiği Hutbe

Emir Sultân, Şeyh Şemseddin Muhammed bin Ali El-Hüseynî'dir ki, Emîr Sultân diye de bilinmektedir. 770/1368 tarihinde Buhara'da doğmuş, daha sonra hacca giderken Bağdad'a uğramış ve buradan sonra da Anadolu'ya ve Bursa'ya gelmiştir. Bursa'da 833/1429 tarihinde vefat eden bu büyük zat, Seyyid ve şerifdir. Vefatında vasiyyeti gereği Hacı Bayram cenaze namazını kıldırmıştır. Emir Buhari, Yıldırım Bâyezid'in kızı Hunda Sultân ile evlenmiştir. Timurleng'in Anadolu'yu istila etmesi üzerine esir edilerek Timur'un yanına götürülmüşse de, Timur, onun tekrar Bursa'ya dönmesine müsâade etmiştir. Bursa'nın manevî hâmîsi sayılan Emir Buhari'nin türbesi, halkın önemli bir ziyâretgâhıdır. Yıldırım'ın İstanbul'u muhasarası sırasında Emir Buhari de 500 derviş ile beraber refakatinde bulunmuş ve bu muhasarada hazır bulunan Bizanslı Kananos, yazdığı bir tarihde, Emir Buhari'yi Emir Sultân şeklinde tavsîf eylemiştir1 İşte aslında zamanın kutbu ve görünürde ise bir fırıncı olan Somuncu Baba'nın hakiki halini ilk defa anlayan ve onun feyzinden istifâde etmeye çalışan maneviyât büyüğü, Emir Sultân olmuştur. Emir Buharî'nin kendisi de, Kübreviyye tarîkatının Nûr-bahşiyye kolundandır.

Yıldırım Bâyezid, 798/1396 tarihinde kazandığı Niğbolu zaferine bir nişâne-i şükür olarak Bursa'da Ulu Cami'nin inşâsını başlatmıştı. Ulu Cami'nin inşâatı, 802/1399 yılında tamamlanınca, eskiden beri ehl-i İslâm arasında mevcut olan âdet gereğince, açılma merasiminin Cuma günü yapılmasına karar verilmişti. Sultân Bâyezid, o gün, Cuma namazında hitabet ve imametin ve namazdan sonraki va'zın teberrüken damadı Emir buhari tarafından yapılmasını arzu etmişti. Bu isteğe hayır cevabını veren Emir Buhari, gerekçesini şöyle açıklıyordu: "6u beldede yani Bursa'da benden daha âlim kimseler vardır ve kutb-ı zaman burada iken bana va 'z vermek düşmez. Bu şeref, halkın Etmekçi Koca dedikleri Şeyh Hâmid'e aittir". Bu cevabı şaşkınlıkla dinleyen Padişah, hemen teklifi Somuncu Baba'ya  iletir. Somuncu Baba,  sırrının fâş olduğunun farkındadır ve nitekim bu hissiyatını, Emir Sultan'a söylediği şu cümleyle ifâde eder: "Hay Emir Hay! Niçin bizi fâş ettin?'

Çevreden gelen büyük âlimlerin ve meşâyıhın da bulunduğu büyük bir cemâ'ate önce imamlık ve hatiplik yapan Somuncu Baba, namazdan sonraki va'zını da Fatiha Sûresinin tefsirine tahsis etmişti. Bu va'zında Fatiha Sûresini yedi ayrı makamda tefsir etmesi ve bu sûrenin tefsirinde zamanımızdaki bazı ulemânın müşkülen vardır diyerek Molla Fenârî'nin gerçekten mevcut olan müşküllerini de halletmesi, Câmi'deki hem ulemâ, hem meşâyıh ve hem de avâm-ı nâs arasında hayret ve takdire sebep olmuştur2. Ulu Câmi'deki bu va'zdan sonra meydana gelen hâdiseleri kısaca şöyle özetlemek mümkündür:

Birincisi: Hutbe ve va'zını dinleyen halk, onun büyük bir veli ve kutub olduğunu anlamıştır. Bunun üzerine elini öpmek üzere kapıya hücum eden halkın bu hücumu karşısında, caminin her üç kapısından da çıktığı görülmüştür. Akabinde hemen çilehânesine çekilerek, bir daha ekmek yapmamıştır3. Artık halk arasında onun kerametlerinden ve menkıbelerinden bahsedilir olmuştur. Bu menkıbe ve kerametlerinden bir tanesi de şudur:

Şeyh Hâmid'in dostlarından ve mürîdânından bir derviş sûfî, iki parça tarlayı zirâ'at ederdi. Bunlardan birini, Şeyh Hâmid hesabına ve diğerini de kendi adına ekti. Şeyh Hâmid için ektiği tarladan bir tek habbe hâsıl olmadı ve kazâ-i ilâhî ile tarlanın mahsûlı telef oldu. Ancak kendisi için ektiği parça, fevkalade hâsıl vermişti. Bir gün Şeyh Hazretleri mezkûr tarlaların üzerine varup, "Bu iki parçadan hangisi bizimdir?" şeklinde keşf yoluyla durumu öğrenmek isteyince, sûfî, Şeyh'in tarlasında ekin bulunmadığından utanarak kendisine ait olanı "Bu sizindir." deyü Şeyh Hâmid'e gösterdi. Şeyh Hazretleri bu sözü duyunca, üzüldü ve şöyle söyledi: "Dünya tarlasından meyve ve ürüne ulaşmak berhudarlık alâmeti değildir. Belki günah tohumunun kemâl-i zuhûrundandır.". Yani Âhiretin bakî meyvelerini dünyada fânî bir surette yemek istemiyordu4.

İkincisi; Onun hem zahir ve hem de bâtın ilimlerine vâkıf olarak Fatiha tefsirini yedi ayrı makamda yapması, herkesi ve özellikle de ilk Osmanlı Şeyhülislâmı olarak kabul edilen büyük Allame Molla Şemsüddin Fenârî Hazretlerini hayretlere düşürmüştür. Somuncu Baba'nın va'zını dinleyen ve sonradan da onun müridi olan Mollla Fenari, kendini tutamayarak ve halka dönerek bu hayretini şöyle ifade etmiştir: "Şeyh Hâmid, bize burada hikmetler saçıyor ve büyüklüğünü gösteriyor. Fâtiha'yı yedi vecih üzere tefsir eyledi. Birinci tefsiri herkes anlayabilirdi. İkinciyi, buradaki ancak bazı kimseler anlayabildi. Üçüncüyü ise, bir kısmını aklım idrâk ettiyse de, bir kısmını idrâk edemedi. Bundan sonraki vecihleri ise, bizim idrâkimizin dışında kaldı. Ancak kendisi idrâk edebilir."5. Bu manalardan aldığı ilhamlarla, Molla Fenari, Fâtiha-i Şerifeyi tefsir eden bir Risale kaleme almıştır ki, meşhurdur ve kütüphanelerde mevcuttur. Kısaca Somuncu Baba, bu va'zı ile, tefsirde de üstâd olduğunu isbât eylemiştir.

Fâtiha'yı yedi makam üzerine tefsirini açıklayan bir araştırmacının değerlendirmesini burada özetlemek istiyoruz:

Somuncu Baba'nın Ulu Cami'de yaptığı va'zda, "Fatiha sûresini yedi ayrı makamda tefsir etmesi', onun mutasavvıfların işârî tefsirini çok iyi bildiğini; özellikle İbn-i Arabi'nin mektebinin Kur'an ve hadislerden çıkardıkları zahirî manalar yanındaki batınî manalara muttali' olduğunu göstermektedir. Babası vasıtasıyla intisâb ettiği Ebheriyye Tarikatının İbn-i Arabî'ye bağlılığı ve kendisinin Dâvud Kayserî'den de ders almış olma ihtimali, onun bu vasfını geliştirmiştir. Bilindiği gibi, mutasavvıflar, fıkıh ve kelamcıların kullandığı nazar ve istidlal metodundan ziyâde tasfiye ve işrâka dayalı bir mükâşefe metodunu izlemektedirler. Âyet ve hadisleri tefsir ederken de, bu metoda baş vururlar. Somuncu Baba da, Fatiha Suresinin tefsirinde bu metodu kullanmıştır6.

Somuncu Baba'nın Ulu Cami'deki bu va'zı sırımı fâş etmiş; korktuğu başına gelerek birden şöhret oluvermiştir. Halkın ziyâde tazim ve ikramlarından rahatsız olan Şeyh Hâmid, mürîdi Hacı Bayram-ı Veli İle birlikte Bursa'dan ayrılmış ve gözlerden kaybolmuştur. Daha sonra beraber Hacca gittikleri ve oradan da Aksaray'a geldikten sonra burada ihtifâ eylediği yani gizlenip kaybolduğu, tabakât kitaplarının verdiği bilgiler arasındadır. Bu konu üzerinde daha sonra ayrıntılı olarak duracağımızdan, burada kısa kesiyor ve Somuncu Baba'nın Hacı Bayram Veli ve diğer ridleri ile olan münâsebetleri üzerinde durmak istiyoruz7.

Oğlu Yusuf Baba'nın Tercî' der Medh-i Sultân'ül-Meşâyıh Hazret-i Şeyh Hâmid-i Veli -Kaddesellâhu Sırrahû-" başlığı altında yazdığı Medhiyye'den bazı beyitleri almak istiyoruz8:

Ey taht-ı velayet şeh-i sultân-ı meşâyıh
Ey çarh-ı sa'âdet meh-i ey can-ı meşâyıh
Fermân-ı dih iklîm kerâmât u velayet
Sultân-ı selâtîn şeh-i devrân-ı meşâyıh
Sen devletile ereli bu âleme oldı
Örtülmüş iken zahir üş erkân-ı meşâyıh
Urdun hele sen hikmet ile top-ı sa'âdet
Asrunda senün idi çü meydân-ı meşâyıh
Senden nazar erende durur hem yine irşâd
Benün deyici çün velî kanı meşâyıh
Yârabbi meşâyıh yüzi suyı hakkı vergil
Biçare Hakiki'ye sen imân-ı meşâyıh.

 

1 Âlî, Künh'ül-Ahbâr, sh. 112-113; Aynî, Hacı Bayram-ı Veli, 66
2 Sarı Abdullah Efendi, Semerât'ül-Fu'âd, 231-232; İsmail Hakkı, Silsile-i Tarîk-i Celvetî, Vrk. 56/a; Aynî, Hacı Bayram-ı Veli, 66-67; Hüseyin Vassâf, Sefine-i Evliya, II, 255; Mecdî Efendi, Hadâık, I, 75; Taşköprüzâde,Şakâık, 35
3 Vassâf, Sefine-i   Evliya, II, 255
4 Mecdî Efendi, Hadâık (Şakâık Tercümesi), I, 75
5 Sarı Abdullah  Efendi,   Semerât'ül-Fu'âd,  sh.   231-232;   İsmail   Hakkı,
Silsile-i   Tar
îk-i   Celvetî56/a-b
6 lmaz, Somuncu  Baba, 21; Bediüzzaman, Muhâkemât, İstanbul 1977,sh. 107
7 İsmail Hakkı, Silsile-i   Tarîk-i   Celvetî, Vrk. 56/b; Sarı Abdullah Efendi,Semerât'ül-Fu'âd, 233
8 Baba Yusuf, Hakikinâme, Vrk. 82/b vd.